Ana Sayfa
 
Web Mail Kullanıcı: Şifre:
Ana Sayfa | Site Ağacı |
TÜRKİYE YÜKSEK İHTİSAS HASTANESİ
Sağlıkta Öncü Hastane
Sağlıklı Eğlenceler
 

FIKRALAR

Bir İyi Bir de Kötü Haber

Doktor telefonda yakaladığı hastasına:

- Tahliller belli oldu, demiş, sana bir kötü, bir de daha kötü haberim var.

- Nedir kötü haber?

- Maalesef 1 günlük ömrünüz kaldı.

- Peki daha kötü haber nedir?

- Size 24 saattir ulaşmaya çalışıyorum, anca buldum...

 

İshal

Aşırı ishalden şikayetçi biri Cerrahpaşa'ya gider hemen ama bürokrasiden

dolayı belgeleri karışır ve kahramanımızı yanlışlıkla psikiyatri servisine

havale ederler..

15 gün süren tedaviden sonra, taburcu olacağı gün, bir

arkadaşı karşılamaya gelir

"n'oldu geçti mi ishal ?"

"hayır geçmedi ama artık takmıyorum "

 

Doktor Benim

Acemi şoför yoldan geçen bir yayaya hafifçe çarpıp yere yıkmıştı.

Hemen inip adamı yerden kaldırdı.
Kaldırıma çıkmasına yardım etti, sonra:

Bakın, dedi. Yine şanslıymışsınız, şurada bir doktor muayenesi var.
İyi ki kaza burada oldu.

Adamcağız halsiz bir şekilde gülümseyerek cevap verdi:
Biliyorum...O doktor benim çünkü.

 

Üç Doktor

Üç doktor muayenehane açmaya karar vermişler ve açmışlar.
1.doktor tabela olarak "memleketin en iyi doktoru" yazmış. Bunun üzerine tabiki öbürleri boş kalmamış.
2.si ise tabela olarak ise "dünyanın en iyi doktoru" yazmış.
Tabii ki bizim 3. doktor daha iyi bişey yapması lazımdır. Bunun üzerine 3. ise tabelaya "mahallenin en iyi doktoru" yazmış.

 

Kırık Parmak

Temel doktora gitmis.

- Hastayim doktor, cok hastayim, vucudumun her yeri agriyor, nereme dokunsam sizim sizim sizliyor, dokuluyor...

Doktor:

- Nasil hastalik o, tum vucudunu saran, agritan?

Temel parmaginin ucuyla kafasina dokunmus.

- Ay ay ay...

Sonra gogsune parmagini basmis ve yine aciyla bagirmis. Sonra beline, yine acidan allak bullak olmus, sonra bacaklarina... Temel parmagini neresine dokundursa agriyla irkiliyormus... Doktor daha fazla dayanamamis.

- Ver bakayim su elini, demis; Bak oglum senin parmagin kirik...

 

Hangisi Daha Akıllı?

Çok akıllı geçinirdi. Kapısında "ikinci kez gelen hastalardan yarım ücret alınır" yazılı doktora girdi. Gülerek :
-Bakın doktorcuğum, yine ben geldim, hatırladınız mi beni?dedi.
Doktor da güldü :
-Tabii, hatırlamaz olur muyum?
-Eeee? Muayene etmeyecek misiniz?İlaç vermeyecek misiniz?
-Hayır gerekmez. Geçen gelişinizde verdiğim ilaca devam edin...

 

Deli mektubu

kıl hastanesinde koğuşları gezen
başhekim,bir delinin oturmuş,birşeyler yazdığını gördü:
-Kolay gelsin ne yazıyorsun?
-Mektup yazıyorum efendim.
-Yaaa..Kime yazıyorsun?
-Kendime..
-Peki ne yazılı mektupta??
-İlahi doktor bey,deli misiniz siz
Mektubu daha almadım ki içinde ne
yazdığını bileyim.

 

Bebek Temel

Turist, Temel'e 'Trabzon sağlıklı bir şehir midir?' demiş.

Temel, 'öyledir' demiş:

- Buraya geldiğimde tek kelime konuşamıyordum. Kafamda bir tane saç yoktu. Karşı duvara gidemiyordum. Yataktan beni başkaları kaldırıyordu.

- Harika! Burası, sağlık fışkıran bir şehir. Kaç yıldır buradasınız?

- Ben burada doğmuşum!..

 


ÖYKÜLER

DOSTLUK ÖYKÜSÜ (BİR HİÇ UĞRUNA)

İKİNCİ DÜNYA Savaşı yıllarında, Almanlara karşı mücadele eden bir Fransız birliğinde çarpışan iki arkadaştan biri ağır yaralanmıştı.

Geri çekilen Fransız birliği, yaralı askeri çatışma alanında bırakmıştı.

Yaralı askerin arkadaşı, çatışma alanına dönüp arkadaşını getirmek istiyordu.

“Arkadaşın herhalde ölmüştür” dedi komutan. “Onun cesedini getireyim derken kendi hayatını tehlikeye atmanın gereği yok.”

Fakat, askerin bitmek bilmeyen ricaları karşısında, komutan yumuşadı.

Bir müddet sonra çatışma alanından geri dönen askerin sırtında, yaralı bir beden değil, bir ceset vardı.

“Görüyorsun” dedi komutan, “bir hiç uğruna hayatını tehlikeye attın.”

“Hayır” diye cevap verdi asker. “Onun benden istediği şeyi yaptım ve ödülümü aldım. Onu kaldırıp kollarımın arasına aldığımda, henüz ölmemişti. ‘Biliyordum Tom' dedi, ‘geleceğini biliyordum. Beni yalnız bırakmayacağını biliyordum.'”

BİR ANNENİN PASTA TARİFİ

Fırını yakın. Dolaptan bir kap, bir kaşık ile pastaya koyacağınız malzemeleri çıkarın. Pasta kalıbını yağladıktan sonra cevizleri kırın. Mutfak tezgahının üzerindeki yedi tane oyuncak otomobili ve onsekiz lego blokunu kaldırın. İki fincan un ölçün. Johnny'nin ellerini unun içinden çıkarın ve üzerindeki unları temizleyin. Un, şeker ve kakaoyu eleyin. Süpürge ve faraşı alıp Jonny'nın kırdığı kabın parçalarını yerden temizleyin. Başka bir kap alın. Kapının ziline cevap verin. Mutfağa dönün. Johnny'nin ellerini kabın içinden çıkarın. Johnny'yi yıkayın. Yumurtaları alın. Telefona cevap verin. Geri dönün. Yağlanmış kalıbı alın. Kalıbın içindeki bir santim kalınlığındaki tuz tabakasını temizleyin. Pasta kabına tuz döktükten sonra ortalıktan kyabolan Jonny'yi arayın.

Mutfağa geri dönün ve Johny'yi tezgahın başında bulun. Ellerini kabın içinden çıkarın, üzerindeki un, kakao ve saireyi temizleyin. Yağlanmış kalıbı tekrar alın ve içindeki çeviz kabuklarının varlığını fark ettiğiniz an mutfaktan kaçarken pasta kabını tezğahtan yere düşüren Johnny'nin peşine düşün. Yerleri temizleyin. Tezğahı temizleyin. Duvarları temizleyin. Kabı kacağı yıkayın. Pastacıya telefon edip bir adet pasta siparis edin. Fırını kapatın ve bekleyin.

Coronet'ten. Aile Öyküleri

Selim Gündüzalp, İsmail Örgen

Bir şey Cüned Suavi

YAŞLI ADAM, şehir içindeki bir sokakta ağır adımlarla yürüyor, ara sıra dinlenip tekrar ilerliyordu. Gençlik yıllarında tamamen düz zannettiği bu yolun hafif bir yokuş olduğunu son yıllarda anlamış, ihtiyarlığı bu yüzden kabul etmişti.

Adamcağız, biraz sonra aniden durdu. Gözleri, bir tekerlekli sandalyeyi itmeye çalışan küçük bir kıza takılmıştı. Hem de bayır yukarı.

İhtiyar adama göre, sandalyenin boş olması lâzımdı. Ama yakına gidince şaşkına döndü. Sandalyede, felçli olduğu anlaşılan ve hiç kımıldamadan duran bir adam vardı.

Yaşlı adam, küçük kızla konuşmaya başladı. Sandalyede oturan, biricik babasıydı. Annesiyle birlikte onu gezdirirlerken, kadıncağız bir anda fenalaşmış, aceleyle en yakın eczaneye koşmuştu. Babası da elbette, küçük kıza kalmıştı.

İhtiyar adam, kızın hâlâ sandalyeyi ittiğini görünce:

— Benim melek yavrum!. diye söylendi. Senin gücün onu itmeye yetmez!.

Küçük kız:

— Bunu ben de biliyorum!. diye atıldı. Ama babam için, bir şeyler yapmalıyım.

— Peki, dedi ihtiyar. Madem ki biliyorsun, o zaman itme!.

Küçük kız:

— Babam için bir şey yapmam gerekir, diye tekrarladı. Onun sandalyesini itemesem de, geriye doğru kaymasını engellerim ya!..

Tarif üned Suavi

Adamın biri, ilk defa gittiği küçük bir kasabada şaşkın şaşkın gezindikten sonra yol kenarında duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arka koltukta tek başına oturan çocuğa:

— Buraların yabancısıyım, demiş. Parkın hemen yanıbaşındaki fırını arıyorum. Çok yakın olduğunu söylediler.

Çocuk, arabanın penceresini iyice açtıktan sonra:

— Ben de buraya ilk defa geliyorum, demiş. Ama sağ tarafa gitmeniz gerekiyor herhalde.

Adam, çocuğun da yabancı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını sormuş ister istemez.

Çocuk:

— Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz? diye gülümsemiş. Kuş cıvıltıları da oradan geliyor zaten.

— İyi ama, demiş adam. Bunların parktan değil de tek bir ağaçtan gelmediği ne malûm?

— Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez, diye atılmış çocuk. Üstelik, manolya lar da katılıyor onlara. Hem biraz derin nefes alırsanız, fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu duyacaksınız.

Adam, gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan sonra, cebinden bir kağıt para çıkartıp teşekkür ederken farketmiş onun kör olduğunu. Çocuk ise, konuşurken bir anda sözlerini yarıda kesmesinden anlamış, adamın kendisini farkettiğini.

Işığa hasret gözlerini ondan saklamaya çalışırken:

— Üç yıl önce bir kaza geçirmiştim, demiş. Görmeyi o kadar çok özledim ki. Sizinkiler sağlam öyle değil mi?

Adam, çocuğun tarif ettiği yerde bulunan fırına yönelirken:

— Artık emin değilim, demiş. Emin olduğum tek şey, benden iyi gördüğündür.

NEYİ DİNLİYORSUNUZ?

Bir gün bir Kızılderili ve beyaz arkadaşı New York şehrinin merkezinde yürüyordu. O sarıda öğle tatili vaktiydi ve caddeler insanlarla doluydu. Sürücüler kornalarını çalıyor, taksi şoförleri müşteri bulmak için köşelerde bağrışıyor, sirenler çalıyordu… Kısacası, şehrin gürültüsü kulağı sağır edecek derecede fazlaydı. Birden, Kızılderili durdu ve ‘bir cırcır böceğinin sesini duyuyorum' dedi.

Arkadaşı ‘Ne? Çıldırmış olmalısın. Bu gürlütüde cırcır böceğini duymanın imkanı yok' diye karşı çıktı.

‘Eminim' diye ısrar etti Kızılderili. ‘Bir cırcır böceği duydum'.

Kızılderili bir müddet dikkatle dinledi ve caddenin karşı tarafına geçip büyükçe bir çimento fabrikasına doğru yürüdü. Fabrikanın bahçesinde öbek öbek birkaç çalılık vardı. Çalılıklara baktı. Gerçekten de dalların arasında küçük bir cırcır böceği vardı.

‘İnanılmaz' dedi arkadaşı. ‘Sende insanüstü kulaklar var galiba'.

‘Hayır' diye cevapladı Kızılderili. ‘Benim kulaklarım seninkilerden farklı değil. Bütün mesele dinlediğin şeye bağlı.'

‘Bu mümkün değil!' dedi arkadaşı. ‘Ben bu gürültüde asla bir cırcır böceğini duyamam.'

‘Mümkün' karşılığını verdi. ‘Neyin senin için gerçekten önem taşıdığına bağlı bu. Dur sana göstereyim.'

Elini cebine sokup birkaç madeni para çıkardı ve onları yuvarlanacak şekilde kaldırımda yere attı. Kulaklarında hala kalabalık caddelerin gürültüsü yankılanırken, 8-10 metre mesafe içindeki bütün kafaların dönüp kaldırımda çınlayan paranın kendilerine ait olup olmadığına baktığını gördüler…

Bir Saatiniz Kaldı

Acil servisteydim. Mesleğe yeni başlamanın heyecan ve zevkini yaşıyor, 'doktor bey' hitabına alışmaya çalışıyordum. Her büyük hastahanenin acil servisinde olduğu gibi, burada da nöbet hareketli geçiyordu. Tecrübeli uzman hekimlerin yanında, bana pek sorumluluk düşmüyordu. Ben sadece olup bitenleri dikkatlice izleyerek tecrübe kazanmaya çalışıyordum.

Saat gecenin bir buçuğuydu. İki bayan, kollarından tuttukları, 16-17 yaşlarında, esmer, topluca bir delikanlıyı hastahaneye getiriyordu. Delikanlının babası olduğu anlaşılan bir bey arkalarından soluk soluğa geliyor, bir yandan da şöyle sesleniyordu:

-Kurtarın yavrumu, kurtarın çocuğumu!

Nöbetçi doktor, gecenin yorgunluğuyla gömüldüğü koltuğundan doğruldu. Bu arada hemşireler yeni gelenleri karşılıyordu. Ben doktorun yanında ayakta bekliyordum. Adam konuşmaya devam ediyordu:

-Doktor bey, oğlum intihar niyetiyle ilâç içmiş. Annesi fark edince, hemen getirdik.

-Aldığı ilâçlar yanınızda mı?

Adam, ceketinin ceplerinden hap kutularını çıkarıp doktora gösterdi.

-Şu haptan on beş-yirmi tane, şundan on kadar, şundan da üç-beş tane içmiş.

-Ne zaman içtiğini biliyor musunuz?

-İki saat kadar olmuş.

Doktor hap kutularını uzun uzun inceledikten sonra, bir delikanlıya, bir de kutulara baktı. Ardından kafasını sağa sola sallayıp yüzünü buruşturarak:

-Hımm! Yazık, çok yazık!

Aile endişe ve merak içinde, doktorun bir şeyler söylemesini bekliyor, ama doktordan ses çıkmıyordu. Bense, gencin midesini yıkayacağımızı düşünüyordum. Kısa süren bir sessizlik, babanın sorusuyla bozuldu:

-Ne yapacağız doktor bey?

Doktorun yüzü gerginleşti. Bakışlarını ümitsizce kaldırdı. Dudaklarını ısırdı. Başını çaresizce sağa sola salladı. Elleriyle de çaresizlik işareti yaptı. Ağzından dökülen son sözler, hasta ve yakınları için kurşun gibiydi.

-Üzgünüm! Yapılacak bir şey yok. Hem bu ilâçlar... Üstelik de geç kalmışsınız.

Ben göz ucuyla aileye baktım. Hepsinin gözleri fal taşı gibi açılmış, beti benzi atmıştı. Delikanlının yüzü korkuyla gerilmişti. Annesi ve kız kardeşinin desteğiyle ayakta zor duran delikanlı, birden doğrulup pür dikkat doktora baktı. Doktorun ifadelerindeki kesinliği ve yüzündeki ciddiyeti görünce sarsıldı. Dizlerinin bağı çözülmüşçesine kendini yere bıraktı. Aile fertlerinin ayakta duracak mecalleri kalmamış olacak ki, her biri bir kenara çöktü. Baba ve anne, bir şeyler mırıldanıyorlardı. Uzun süren bir suskunluk ve şaşkınlıktan sonra:

-Ne olacak doktor bey? Hiçbir şey yapamaz mısınız?

-Artık çok geç. Bu durumda maalesef bir şey yapamayız. Yapsak da yararı olmaz. Herhalde bir saate kadar hastayı kaybederiz. Gene de hastayı müşahede altına alalım.

Ben de en az aile kadar şaşırmıştım. Delikanlının yüzüne bakıyordum. Ölüm endişesi ve ümitsizlik, iliklerine kadar işlemiş gibiydi. Kendimce neler hissettiğini düşündüm. Ölüme bu kadar yaklaşmak, gerçekten zor bir durum olmalıydı. Hem, insan bir saat sonra öleceğini bilse neler düşünür, neler hisseder, neler yapardı? Aslında her birimizin, ölüme bir saat yaklaşacağı an gelmeyecek miydi? Hayatın karmaşa ve med-cezirleri arasında, ölüm gerçeğini nasıl da atlıyor veya kendimize uzak görüyorduk. Şimdi bu delikanlı, geçmişini, arkadaşlarını, ailesini düşünüyor olmalıydı. Veya ölümden sonraki hayatı; yani bir saat sonrasını... Belki de arkasından neler düşünüleceğini, konuşulacağını... Halbuki ne kadar çok plânı vardı. Şimdi ise, o plânları düşünmek bir yana, son saatini nasıl geçireceğine dair doğru düşünme melekesini bile kaybetmiş gibiydi.

Diğer taraftan, hayat devam ediyordu. İçeride yatmakta olan bir hastanın yakınları doktora bir şeyler sorarken, sedye ile bir hasta daha getiriliyordu. O ara başka bir doktor kapıdan içeri giriyordu. Biliyorum, sohbet için geliyor. Az ötede, hemşirelerin küçük teybinden, bir arabesk parça yükseliyor: Batsın bu dünya! 'Hayatla ölümün iç içeliği galiba bu.' diyorum kendi kendime.

Baba toparlandı. Yalvaran bir eda ile sorusunu tekrarladı:

-Hiçbir şey yapamaz mısınız doktor bey? Hiç mi ümit yok?

İçeri yeni giren doktor, kaş-göz işaretiyle ne olduğunu sordu. Doktor ayağa kalkıp kesin bir ifade ile cevap verdi:

-İntihar girişimi doktor bey. Geç kalmışlar maalesef. Durum da ciddi. Yapılacak bir şey kalmamış. Sonra raporunu tanzim ederiz.

Söylenenleri dikkatle dinleyen delikanlıyı ölüm gerçeği ile yüzleşmek ürkütmüştü. Pişmanlık duygusu içerisinde ve titrek bir sesle doktora; 'Kurtulmak için ne yapmak gerekiyorsa yapmaya hazırım. Ne olur doktor! Beni kurtarın, ölmek istemiyorum!" dedi. Doktor oralı bile olmadı. Ölüme bu kadar yakın bir kimseyi daha önce hiç görmemiştim. Üstelik çok da gençti.

Hayalen morga gidip, gencin otopsisini düşünüyorum. Demek, karşımda duran bu diri beden birazdan ölecek, otopsi için açılacak ve biz bir rapor tanzim edip bırakacağız! Hayat ve ölüm... Yaşamak ve ölmek... Genç olmak, yaşlı olmak, hayatı anlamak, ölümü benimsemek... Hayatı ölüme bir girizgah olarak değerlendirebilmek... Ölüme her an hazır olmak... Veya kendini hazır hissetmek... Kısacası ölümü kuşanmak... Hayata ve ölüme anlam kazandırmak... Bir sürü düşünce beynime doluşuyor.

Doktor oradan uzaklaştı. Ben de peşinden gittim. Biraz acemilik kokan bir tavırla sordum:

-Doktor bey! Serumla bol mayi verip, bir yandan da idrar söktürücülerle kanını temizleyemez miydik?

Doktor dönüp, gözlerimin içine baktı:

-Kardeşim görüyorsun, burada ayakta zor duran yaşlılar bile biraz daha hayatta kalmak için mücadele ederken, bu delikanlı daha on yedi yaşında ve intihara kalkışıyor. Ölmek istiyorsa, neden ona mâni olalım? Biraz isteği ile baş başa kalsın bakalım. Ölüm ne imiş, hayat ne imiş düşünsün! Yaşamanın değerini, ailesine ne kadar acı çektirdiğini fark etsin! Dahası Allah'ı hatırlasın; kul olmayı... Ölümü ve sonrasını da tabii ki...

Arkasından, beni bir kez daha şaşırtan bir kahkaha atıp şöyle dedi:

-Yoksa, sende mi inandın öleceğine?

-Ne yani, delikanlı ölmeyecek mi?

Gülerek, ilaç kutularını gösterdi. Elindekiler, vitamin hapı, öksürük kesici ve balgam sökücülerdi.

*) Yaşanmış bir hâdisedir



Güncel Haberler
 
Hastanemiz İletişim Bilgileri: Kızılay Sk. 06100 Sıhhıye, Ankara • Tel: 306 10 00 • Faks: 312 41 20
Her hakkkı saklıdır. © 2008 Türkiye Yüksek İhtisas Hastanesi Basın Yayın Enformasyon Birimi Tarafından Hazırlanmaktadır.